Pardon Milano Ne Tarafta ?

İstanbul'a dönmek üzere Roma Leonardo Da Vinci havaalanındayım; ayaklarım bende değil, aklım eve gitmekte ama kalbim... 

"Toplam 95 km yürüdükten (ciddiyim), 4 hatta 5 şehir gördükten, 10'larca müze gezdikten, tarihe, sanata, gelato ve pizzaya doyduktan sonra tek yorumum şudur : kalbim Floransa'da kaldı..." 

Ah tabi başı var bu hikayenin. Koca 7 günü var.

Bu arada selam :) Evet akışına bıraktım, sebebini anlamadığım bıkkınlığı üzerimden attım, arada deftere karaladım, bol bol fotoğraf çektim, anlamsız kahkahalar attım an geldi duygusallaştım, şirinlik yaptım çirkefe bağladım, düşündüm sonra boşverdim, nefes aldım, nefes verdim... Geri geldim. Bir sürü anıyla geldim hem de... (Şu an mesailerle ruh emici gibi tüm güzel anılarımı silmeye çalışıyorlar ama hayır izin vermeyeceğim!) Ve sanırım blogta ilk defa kendi çekmediğim fotoğrafları da kullanacağım, zira abimin ve Arzu ve Faik'in makineleri ile çıkanlar benimkileri bir hayli solladı. En güzelinden görseller sunmak istedim size. Bol fotoğraflı tam bir turistik yazı hazırladım size.  Arada benim cep telefonu ile çektiklerim de var, fark ederseniz nolur çaktırmayın olur mu? :)

Ne diyordum? Heh evet 7 günü var bu hikayenin.



1 hafta öncesinde aynı saatlerde görmeliydiniz beni, bizi... Sırt çantam o kadar hafif geldi ki bir şey mi unuttum acaba diye hafızamı yokluyorum. Aman Allahım o nasıl enerji, kahkalarımız rahatsız edecek kadar fazla ve yüksek. Beşimiz de aylardır bu zamanı iple çekmişiz.


Tüm pozitifliğimizle uçağa biniyoruz ve yerel saatle gece 1:30'ta Bergamo (Milano'ya 40 km uzaklıkta bir şehir) havalanına iniyoruz. Şok şok, vizemize dahi bakılmadan damga vurulunca oh be 2 saat kuyrukta beklemedik diye sevinerek çıkıyoruz. Oysa ki ben "what's your purpose of visit" sorusuna cevabımı bile hazırlamıştım. E bavullarımız da geliyor hemen. Şans bizden yana kesin evet!

Olaylar çabuk gelişince havaalanının ne kadar küçük olduğunu ilk anda kaçırmış olabilirim. Farkına vardığımda ise sırtımda çantamla bir danışma arıyordum, "uluslararası" bir havaalanında "rent a car" ve "shuttle" yazan her yerin kapalı olduğunu görmemle birlikte yanaklarımın kızardığını hissettim. Çünkü gelmeden herkese "mutlaka bir araç buluruz" diye rahatlığı vermiştim. "En kötü taksi tutarız 40-50 euro bir şeymiş, nette öyle yazıyordu" demiştim. Bulabildiğimiz tek görevli kayıp eşya bürosundaki adam "bu saatte hiç bir şey bulamazsınız, ilk shuttle sabah 4'te başlıyor" dediği anda küçük Emrah'a bağladım zaten. "En kötü" olan taksi seçeneğimiz için taksilere doğru yürüdük ve ilk cinque'imizi (beş) duymuş olduk. " e handırıdı yuro" dedi ne dedi o? 100? Hmm matematik 100x2.8... Gezi boyunca ağzımdan çıkan  ilk "oha" da buraya tekabül ediyor sanırım.

Bu kısımları hızlı mı geçsem diyorum ama yok gönül elvermiyor. Bir koca yazı ile anlatabilirim sanırım. Evet evet yazmalıyım, yıllar sonra bunları okumak için yazmalıyım en azından.

Geri içeri girdiğimde bir farkındalık daha yaşadım, herkes yatıyor içeride, kimse bizim gibi fellik fellik gitmenin yolunu aramıyor. Sakince bekliyor ve UYUYOR. Ama bizim bir an önce tatilimize başlamamız lazım. Sabah 4'e kadar nasıl bekleriz ki? Bergamo'nun merkezinden kesin tren vardır Milano'ya. Bir merkeze gidebilsek. Acaba taksiler gider mi Bergamo merkeze? Aaa taksilerin hepsi gitmiş... O sırada tam olarak kim kime o gazı verdi ne oldu bize bilmiyorum ama biz YÜRÜMEYE başladık. Havaalanını tavaf ettik. Otoyola paralel, Bergamo'yu gösterdiği yöne doğru yürüdük. Bir otel tabelası gördük uzaktan ama git git bitmez. Bir sağı gösterir bir düz git der bir sola döndürür. Sonunda bulduk ve resepsiyonunda belki de Bergamo'nun en sempatik adamı ile tanıştık. Hiç İngilizce bilmiyor oluşu bile üzmedi zira biz İtalyanca'yı tam o dakikalarda çözdük.

- bla bla bla direkto
- haaa düz gidecekmişiz buradan, direk dedi!
- İtalyanca teşekkür edelim bence
- thank you!

Düz gittikçe gittik. Gecenin o saati başka şeylerle karşılaşmayı düşünürken bir ceylan sürüsü ile karşılaştık.


Yalnız o sırt çantaları o kadar da hafif değilmiş, o kadar da enerjimiz yokmuş bizim! Sabahın 4'üne kadar yaklaşık 7 km yürüdük.

 O saatlerde normal kafa ile bulabileceğimiz her insana yol sorduk, ve sabaha karşı tren istasyonuna varabildik. Bu çılgınlığı yaparken güvendiğim tek şey ülkedeki tren ağının yaygın olmasıydı. Bu kısımda çok doğru bir karar vermişim ama sadece bu kısım :)


Bergamo'dan Milano'ya sık sık tren var. Her yerden her yere sık sık tren var. Son dakika bile bulabileceğiniz seferler var. Siz yeter ki bir yere gitmek isteyin. Bilet gişesi açık olmasa da tren içerisinde bilet alabiliyorsunuz. 40-50 dakika sonra da Milano Centrale istasyonuna vardık.



Şunu özellikle belirtmek istiyorum; İtalyanlar inanılmaz yardımseverler, temizlikçisinden tut makinistine, polisine kadar hepsi tüm sorularımıza sabırla cevap verdiler. Onların sayesinde otelimize sağsalim ulaştık. "İngilizce bilmiyorlar" tezi de çürüdü, herkes derdini anlatacak en azından yol tarif edebilecek kadar İngilizce biliyor.


Otele gittiğimizde toplam 10km'ye yakın yürümüştük. Otelimiz Hotel Milton Milano ile doğru seçim yapmanın verdiği huzur, bir kaç saat öncesini unutturup direk modumuzu düzeltmeye yetti.

- Oteli, uçak ve tren biletlerimizi nasıl ayarladığımızı daha sonra detaylı anlatacağım. Bu ilk izlenimden sonra benim tecrübelerimden yararlanır mısınız bilemiyorum ama bu çılgın sabah yürüyüşü dışında her şey kontrol altındaydı, ya o havaalanına gitmeyin ya da edebinizle sabahı bekleyin :) -

Otel resepsiyonundan birer şehir haritası edinerek keşife başlıyoruz.

Ah Milano... Her yeri mi güzel olur? Tüm insanlar mı güzel/yakışıklı ve şık olur? İnanılmaz bir enerjisi vardı. Tekrar gitmenin hayallerini şimdiden kurduğum güzel şehir. Şimdi Roma'nın çılgın turist potansiyelini düşündükçe sakinliği de çok güzelmiş onu anladım. (turist sevmeyen turist Merve)

Merkeze sarı metro hattı ile ulaştık. Şehirde hayatı kolaylaştıran bir metro ağı var, eğer oteliniz bu duraklardan birine yakın ise, gerekirse aktarma yaparak gideceğiniz yere kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Bir gün kalacağımız için Milano Card almaya gerek duymadık, fakat avantajı bol olan bir kart bu, içeriği araştırıp gitmeden ya da gidince birer tane edinebilirsiniz.

İlk durağımız şehrin simgesi, Avrupa'nın 4. büyük katedrali Duomo di Milano (Milano Katedrali) oldu. Metro durağının merdivenlerinden çıkarken fark ediliyor bu muhteşem yapı. O ne güzellik, o nasıl bir ihtişam?!


Hepimiz fazlasıyla etkilenmiş bir şekilde meydanda yürümeye başladık. Mimariye olan hayranlığımın İtalya'da tavan yapacağını biliyordum, ama bu kadarını tahmin etmiyordum. O kadar etkilendim ki ağzım bir ara açıktı. Kalabalık meydan bile rahatsız edemedi.




Binaya yakından bakmak ve detayları görmek hayranlığınızı katlıyor. Dantel gibi işlenmiş tabiri caizse. 13. yy'da başlayan inşaatı biraz uzamış 19. yy'da bitebilmiş.



İçeriye girince her köşesine bakmak hiç bir şey kaçırmamak için gözlerimi kocaman açtım. Vitrayları, freskleri, heykelleri, mumyalar, her şey birbirinden etkileyici.






Duomo meydanından Leonardo Da Vinci'nin "Son Akşam Yemeği" tablosunu görmek için Santa Maria delle Grazie'ye doğru yürümeye başladık.  Tatilin ilk "gelato"sunu da Via di Marcente'de Ristorante Al Mercante'de yiyerek, mutluluğu katladık. Tiramisulu gelato çok başarılıydı, Duomo yakınlarında yiyebileceğiniz güzel dondurmalar arasında.


Biz Corso Magenta caddesine doğru yürüdükçe turist kalabalığı gözle görülür biçimde azaldı ve daha çok şık "Milanese"ler sardı etrafımızı. Utanmasam hepsinin fotoğrafını çekecektim. Tripadvisor'dan gidilebilecek yerleri haritadan işaretlemiştim, fark ettim ki o yolumuz üzerinde baya bir kilise varmış görülmeye değer.

Bunlardan biri San Maurizio Al Monastero Maggiore kilisesi. Yol üzerinde olmasına rağmen, önceden not alınmadıysa turistler tarafından fazla dikkat edilmeyen bir nokta burası. Restorasyon çalışmaları  gördüğüm kadarı bile yetti. Duvardaki freskleri, resimleri çok güzeldi. Bazı resimler 3 boyutlu, sanki heykelmiş gibi derin bir algı yarattı bende. İçerisinde barındırdığı arkeoloji müzesi dışında giriş ücretsiz. Küçük bir hediyelik eşya dükkanı da mevcut içerisinde.





Nuh'un gemisi konulu resim.



Heykel gibi duruyorlar ama bunlar sadece resim. Bu derinliği nasıl verebildiklerini aklım almıyor !
Santa Marie'ye vardığımızda rezervasyonsuz girilemediğini öğrendiğimizde "paramızla rezil oluyoruz ayol" diyerek çıktık ve meydanda biraz dinlendik. Siz siz olun online rezervasyonunuzu yapmadan "Son Akşam Yemeği"ni görmeye gitmeyin.


Son akşam yemeğini göremedik ama ilk öğle yemeğimiz için oldukça heyecanlı bir şekilde Corso Magenta'ya doğru yürümeye başladık. Ve sonra koskoca Milano'da Elazığ'da 3 sene yaşamış bir restoran sahibi  bularak, olaylara biraz daha mizah katmak istedik sanırım. Restoranı kapatıp tatile gidicekken bizi geri çevirmeyen "Allah ne verdiyse yeriz" mantığı ile mutfakta kalan malzemelerle bize pizza yapan üzerine de süper bir tiramisu ikram eden komik adamı unutmuyoruz hiç birimiz.


Özellikle baba tarafından Elazığ'lı olan Mustafa ihya oldu. Hala anlatıp seviniyor kendisi :)



Çok aç olduğum için pizzanın fotoğrafını çekmeyi es geşmişim. Ama şunu söylemeliyim ben normalde de pizza sevmem belki ben değilim bunu analiz edecek kişi ama İtalyan pizzasından pek hoşlanmadım. İnce olması güzel, mozeralla da güzel ama mesela domates sosunun benim pizza hakkında düşüncelerimi değiştireceğini düşünmüştüm. Ama öyle olmadı. Denk geldi heralde normalde böyle değildir neyse zaten şarap çok güzel nomnomnom diye geçiştirdim. Fakat tatil boyunca hiç bir pizza beni düşündüğüm kadar ihya edemedi.

Karnımız tok ayaklarımız hafiften sızlar vaziyette gezmeye devam ettik. Yan yana dizilmiş mağaralara baka baka yürüdük.





Duomo meydanına yakın olan Sforzesco Şatosu'nu ve bitişiğindeki kocaman yeşil alanı haritada görünce direk o tarafa doğru gidiyoruz. İçerisindeki müze ve resim galerilerine girmedik, zaten öncesindeki araştırmalarda not almadığım için buraya pek vakit ayıramıyoruz. Şatonun ihtişamı zaten gözlerimizi doyurmaya yetiyor. 




Şatonun hemen arkasındaki Sempione Parkı da pek güzel, pek cıvıl cıvıl. Dilerseniz yakınlardan pizza ya da makarnayı paket alıp parkta yiyebilirsiniz ya da sadece içkinizi alıp gelebilirsiniz. Zira burda kimse kimseye karışmıyor, sataşmıyor. 



Hem karnımız hem gözümüz doymuşken, vakit falan düşünmeyip böyle ferah bir parkta mola vermekte hiç bir sakınca görmüyoruz. Bir süre çimlere yayılıyoruz.






Herkes rahat kendi halinde. Keşke böyle bir imkanımız olsa yaşadığımız şehirlerde diye iç geçiriyoruz. Olan da elimizden alındığı için, hepimiz "çok zor" diyerek kapatıyoruz bahsi. 

Dinlendikten sonra, sokaklara bayıla bayıla devam ediyoruz keşife. Her bina detaylı her sokak temiz. Her köşeden ne çıkacak diye heyecanla bekliyor insan.  







Pinokyo dükkanı; Mustafa'nın tabiri ile "Burdakilerin aynısı Aşti'de 5 lira." 
Duomo Katedrali'nin Galleria Vittorio Emanuele Milan da görülmesi gereken diğer noktalardan biri. Tarihi bir binanın modern alışveriş kültürü ile birleşmesi bu kadar güzel bir sonuç verebilirdi sanırım. Gece ışıklandırma ile ayrı güzel olduğu da bir gerçek.




Enerjimiz oldukça azaldığı için; Luini'ye gidememenin verdiği üzüntü ile otele gidip biraz dinlenip sonra tekrar dışarı çıkmak üzere anlaştık. 

Dinlendikten sonra, yiyemediğim için içimde kalan minik kızarmış calzone'leri düşünerek otele yakın bir restoranda sıfır beklenti ile karışık deniz ürünlü risotto (risotto di mare) sipariş ettim. Çok fazla aç da değildim, tat alma duyularım daha da açık olduğu için gönül rahatlığı ile söylüyorum : İtalya'da yediğim en güzel risotto Viale Edoardo Jenner üzerindeki Ristorante Pizzeria Al Bocconcino 'daydı. Resmen yuttum koca tabağı. Aynısını yapıp tarifi de sizlerle paylaşıcam !


Gece otelde ertesi gün sabah 6'daki Pisa trenine yetişebilmek için uyumaya hazırlanırken şu satırları yazdım not defterime : 

"Eveet baya hareketli başlayan gecemiz; uçaktan indikten 1 saat sonra İtalyanca'yı çözecek kıvama gelerek, ardından 10km yürüyüş, 2 saatlik uyku ile başlayan Milano gezimizin maalesef sonuna geldik. Maalesef diyorum çünkü Milano kesinlikle 1 güne sığdırılmaya çalışılmaması gereken bir şehir. Moda merkezi tabirlerinin yanında tarihi dokusundan bahseden pek az. 

Oysa ki büyüledi beni Milan, her bir sokağı, binası hatta insanı ile. Şimdi bizim ülkede olsa diye edebiyat yapmayacağım ama bir tane çirkin sokak ya da birbirinin aynı binası yok. Tarihi dokusu daha popüler olan diğer şehirler için beklentimizi çok yükseltti. 

Umarım tekrar gelebilirim ve aceleye getirmeden tadını çıkarabilirim. 

Arrivederci Milano!"



**Fotoğraflar için sevgili abime ve Arzu'ma ve FAİK'e teşekkür ederim  

Yorumlar

Yorum Gönder

Piece Of Instagram

Piece Of Cake Facebook